Almanya bir sosyal piyasa ekonomisidir. Bunun anlamı, devletin ekonomik faaliyetlerin serbest piyasa kuralları içinde gerçekleşmesini güvence altına alırken sosyal eşitliğin sağlanması konusunda da sorumluluk üstlenmesidir. Savaş sonrası dönemde ekonomi bakanı Ludwig Erhard’ın halka benimsettiği bu konsept sayesinde Almanya, ekonomik bakımdan zor dönemlerde bile sosyal barış konusunda ileri konumda olan ve işçi-işveren sürtüşmelerinin ender yaşandığı bir ülke. Sendikaların ve işverenlerin sosyal partnerlik içinde olması kolektif çalışma hukuku çerçevesi içinde kurumsallaşmış uzlaştırma mekanizmalarıyla sağlanmaktadır. Temel Yasa (Alman anayasası) toplu sözleşmeleri tarafların belirlemesini serbest bırakmıştır; bu da işverenlere ve sendikalara, toplu sözleşmeler üzerinden çalışma koşullarını, kendi sorumlulukları dahilinde düzenleme imkanı tanımaktadır.
Tüm ileri sanayi ülkeleri gibi Almanya da 2008’den itibaren dünyadaki ekonomi ve finans piyasaları krizinden etkilendi; ABD’deki gayrimenkul piyasalarındaki spekülasyonların harekete geçirdiği kriz Almanya’yı güçlü bir büyüme evresinin ortasında yakaladı. Alman Hükümeti tüm sisteme yayılan ekonomik krize karşı güçlü bir cevap ve finans piyasalarında istikrarı geri kazanmaya dönük bir adım olarak 2008/2009 kışında (ABD, Fransa, Büyük Britanya gibi başka ülkelerin de yaptığı gibi) bankaları kurtarmak için iki milyar Avroluk bir paketi devreye soktu, ekonomi için de iki kapsamlı konjonktür paketi hazırladı.
Alınan bu önlemler çerçevesinde, ulaşım yollarının, okulların ve başka kamu binalarının ıslahı, dünyada çokça ilgi çeken önlemler olarak da istihdamın ayakta tutulması amacıyla kısa mesaili işlerin desteklenmesi ve otomobiller için çevre priminin getirilmesi (2009 Eylülüne kadar) başarılı sonuçlar veren adımlar oldu. 2009 sonunda çıkarılan “büyümeyi hızlandırma yasası” yeni vergi indirimleri getirerek iç pazarı canlandırıcı etkiler yarattı.