Herkes için refah ve sosyal adalet: 1950’li yılların efsanevi ekonomi bakanı Ludwig Erhard sosyal piyasa ekonomisini Almanya’da yerleştirirken göz önünde tuttuğu hedeflerdi bunlar. “Almanya modeli” kazandığı büyük başarıyla birçok ülke için örnek bir ekonomi modeli haline geldi. Bu modelin taşıyıcı ayaklarından biri, geniş kapsamlı sosyal sistemdi. Almanya’da sosyal güvenlik sistemi kapsayıcı ve ayrıntılı bir yapıdadır. Gayri safi yurtiçi hasılanın yüzde 26,7’sı kamunun sosyal giderlerine ayrılmaktadır – karşılaştırmak gerekirse ABD aynı alana yüzde 15,9 ayırmaktadır, OECD ortalaması ise yüzde 20,5 düzeyindedir. Hastalık, emeklilik, kaza, bakım sigortası ve işsizlik sigortası gibi koruyucu yapılar, yaşam koşulları içindeki risklere karşı bireylerin çaresiz durumda kalmamasını sağlıyorlar. Sosyal koruma ağı bunların dışında, vergilerle karşılanan aile yardımları (çocuk yardımı, vergi indirimleri) veya emekli ve işsizler için temel güvenceleri de kapsıyor. Almanya kendisini bir sosyal devlet olarak tanımlıyor, bu nedenle de yurttaşlarının sosyal güvenliğini öncelikli görevleri arasına yerleştiriyor.
Zayıfları koruyucu sosyal sistemler Almanya’da, sanayileşmenin başlarına kadar uzanan bir geleneğe sahip. İmparatorluk döneminin başbakanı Otto von Bismarck 19. Yüzyılın sonlarına doğru devlet bünyesindeki sosyal sigorta sisteminin temellerini attı; Bismarck’ın ağırlığını koymasıyla kaza ve hastalık sigortası ile engelli ve yaşlılık sigortasını düzenleyen yasa çıkarıldı. O dönemde Almanya’da halkın sadece onda biri sosyal koruma yasalarından yararlanırken bu oran bugün yaklaşık yüzde 90 düzeyindedir.
Sonraki yüzyıllarda sosyal koruma ağı genişletilmekle kalmadı, aynı zamanda ayrıntılandırıldı; nitekim 1927 yılında işsizliğin maddi etkilerine karşı işsizlik sigortası, 1995 yılında ise bakıma muhtaçlara yönelik düşünülen bakım sigortası buna eklendi. 21. Yüzyılda sistemlerin konseptinde köklü değişiklikler kendini ihtiyaç olarak dayatıyor, özellikle de sistemin mali bakımdan sürdürülebilirliği buna bağlı. Nitekim yaşlıların nüfus içindeki oranının artması, buna paralel olarak doğum oranlarının düşmesi ve işgücü piyasasındaki olumsuz gelişmeler sosyal güvenlik sistemlerinin ayakta kalma koşullarını zorluyor. Siyasi sorumlular, kapsamlı reformlar yaparak bu sorunlara çözüm getirmeye çalışıyorlar ve gelecek kuşakların da sosyal koruma ağından yararlanması için sistemi toplumsal dayanışmacı anlayışla güvence altına almaya çalışıyorlar.